|
Sana bir kentten söz etmek istiyorum. İçinde insanlar, kadınlar, erkekler, çocuklar ve şarapçılar, tazeler, kediden korkanlar, yüzme bilmeyenler, elma kurusu hastaları, annelerini öldürmek isteyenler, cesurlar ile otobüs şoförleri ve çöpçüler birlikte yaşıyorlar. Az önce yazdıklarımdan bazılarını ve yazmadıklarımdan pek çoğunu tanıyorum. Bazılarının balkonları benimkine yakın, bazılarının ki başka şehir kadar uzak. İçinde benim de yaşadığım bu kente her gün pek çok konuk gelir. Tarifi pek zor olan şeyler yaşarlar, bazıları bunu kentten zanneder, bazıları kendinden. Bazıları ne yaşadığının farkında değildir. Oluşların farkında olmaksızın geçip giderler yaşamın içinden. Geçen gün kentimin içinden geçip giden birine uzanmak ve beni de gittiğin yere götür demek istedim. Belki bu kenti uzaktan gören bir yer vardır. Sonra kimse duymayınca beni, balkonu balkonuma yakın yabancıların arasına döndüm. Onların demirlerinde domatesler, benimkinde sardunyalar asılı idi. Turunculuklarına bayıldığım, yaratanın gözdesi şu yaprakların büyülü güzelliklerin arasından dışarıyı gözledim. Karşı binadaki yaşlı kadın, her gün, günün erken saatleri aynı elbise ile belki 40 yıldır oturduğu koltuğa oturuyor. Elinde aynı kırık kenarlı fincanı, her gün aynı saatte ve aynı titreklikle döke saça getiriyor. Yalnız kalalı çok zaman olmuş. Gücü yetmiyor, sevdiği kokan entariyi sırtından çıkarmaya. On günlerdir, yirmi günlerdir bakıyorum. Arkadaki divanda katlı duran pijama hiç giyilmiyor. Yaşlı kadın hep pijamaya bakarak oturuyor. Umurunda değil pencerenin dışındaki dünya. Zaman onun için geçmiyor. Zaman, düşmanı onun. Bir derdi var besbelli. Bir beklediği var. Onu gördükçe uzanmak ve dokunmak istiyorsun, sarılmak ve sevdiği gibi davranmak. Ama ne onun gibi kokarım, ne onun gibi sevebilirim. Bu sırada çaydanlıktan gelen kıyamet beni kendime getiriyor, uzamış ve zaten sarılmış kollarımı geri çekiyorum. Kalbim orada kalıyor. Kendi çay fincanımı doldurmaya ve titretmeden getirmeye gidiyorum. Balkonumun altından şehrin diğer sakinleri geçiyor, söyledim ya anlatmadıklarımdan fazlası var. Tanıdıklarım var, tanımadıklarım var. Seyyar bir manav ile eski bir kalorifer peteğini almış zorla iten yaşlı, kirli ve kokusunu pencere arkasından bile duyabileceğin bir eskici geçiyor. Suyla irtibatı en son aylar önce olmuş olmalı. Sakallarının arasındaki sivilceleri buradan görebiliyorum. Gözlerimi kaldırıp evlerin henüz kar düşmemiş çatılarına bakıyorum, altında ne hayatlar saklı diye düşünüyorum. Benim çatıma bakanları düşünüyorum bu arada, kendi katıma odaklanıyorum. Buralardan ne kentleri gezdiğimi düşündüm zihnimde. Her birine gidemedim belki ama, zihnim her zaman her yolculuktan ve her araçtan özgür oldu. Hiçbir aracın giremeyeceği dehlizlere, kimselerin sızamayacağı rüyalara sızdım. Bazı fikirleri çalmadım değil. Ne lezzetliydi, çalışmadan almak. Ah ! bazılarının rüyalarına senin de gelmeni isterdim. Ne korkular, ne hayaller, ne umutlar gördüm. Doğrusunu istersen, geri de gelmek istemedim. Hele bir tanesi vardı ki, bir kapının ardında gözlerimin bulduğu dünyayı gördükten sonra kim olsa geri dönmek istemezdi. Bir gece, karanlıkta süzülüyordum şehrin üzerinde, sonra bir ışıltı gördüm evlerden birinde ve yavaşça sokuldum, yatağının baş ucuna, nefesinin yanına gittim. Bereketli toprakların, tatlı esintilerin, çocuk cıvıltılarının ve sevgi fısıltılarının estiği bir yerde geziyordu rüyasında. Var olmanın bile ağır geldiği yumuşacık bir başka kentti. Bir kıyı kentiydi. O da bir kentti. Yaşadığım kente hiç benzemeyen, burada olmayanların olduğu bir kentti. Her kapının önünde sevgi yığınları, dünden kalanların süpürüldüğü ve yığın olduğu, başka bir kente gönderilecek olan sevgi yığınları. Hepsi özenle başkaları da sevilsin diye bırakılmış. Pencerelerinden içeri baktım kent sakinlerinin. Hepsi tek katlı küçük bir evde oturmaktaydılar. Gönüllerinin duvarlara sığmadığı, ütopik bir sınırlılıkta yaşıyorlardı. Hiç görmediğim yemeklerin kokularını duyarken, hiç söylenmemiş sözlerin havadaki fısıltılarını duydum. İçlerinden geçenlerin apaçık duyulduğu, tarifi zor ve vazgeçilmez bir şefkat ile taçlandırılmış nefis bir diyar. Onlardan hiçbir şey istemedim. İsteseydim verirlerdi. Fakat önemli olan istemeden alacaklarımdı. Sonra kafeste kuşlar gördüm, kapıları açıktı. Özgürce uçtukları ağaçlardan uykuya tüneklerine döndükleri, geniş ve konforlu kafeslerdi. Her telin sevgi ile döşendiği ve hiç birinin, hiçbir gidişe engel olmadığı. Sonra herkesin ne kadar özgür olduğunu gördüm. Kendi arzuları ile bir kent kurduklarını, bizim gibi kurulmuş bir kentin içinde yaşamadıklarını gördüm. Çöpçüleri yoktu, eskicileri yoktu. Toplayacak ve eskiyecek hiçbir şeyleri yoktu. Her şeyi pırıl pırıl, özenle ışıldamaktaydı. Geçmişe uzanmak ve ne kadar eski olduklarına bakmak istedim. Uçsuz bucaksız bir boşluk gördüm. Onlar hep öyle olmuşlardı. Özgürlüğün ve sevginin ilmekleri ile işlenmiş, ruhun kaygan kumlarından uzak, tuzaksız ve gerçek bir eser yaratmışlardı. Bu insanların işi olamazdı. Gördüklerim bize benziyordu. Kentleri bizimkileri andırıyordu. Ama onlar bizden olamazlardı. Biz onlardan olamazdık. Kalıp gizlerini öğrenmek istedim, fakat gitme zamanı gelmişti, sonra tam ben ayrılırken yaşlı bir kadın girdi kentin kapısından içeri. Yüzü gülümseyerek birilerini arıyor gibiydi. Yaşlı ama dinç bir adam onu karşıladı, kucakladı, öptü, öptü, öptü…. Kalmak istedim. Ben de sarılmak ve kucaklanmak… Sonra tüm kokuları, tüm iyi niyetleri, tüm sevgileri ve tüm güzellikleri orada bırakarak geri döndüm. Rüyanın sahibi ile aynı kentte bir başka yerde uyandım, çayım soğumuş ve pencere önündeki koltukta bütün geceyi geçirmiştim. Bedenim gecenin serinliğinde buz gibi olmuş ve soğumuş çayım gibi sarılmadan, kucaklanmadan bir gece daha geçirmiştik birlikte. Sabahın erken saatleri olmuştu. Günün ağardığı saatleri olduğum yerden kalkmadan geçirmek istedim. Sonra kendi uykuma ve rüyama daldım. Müziğin tüm bedeni sardığı bir yerde buldum kendimi. Melodilere karşı koyamadan salınıp durdum. Ayaklarım yerden kesildi. Ruhumu yıkayan bu melodi en gizli kapaklı, saklı gizlerime dokundu. Çıplak ayaklarla toprağında gezdim rüyamın. Ellerimle dokundum ve hatta uzandım ıslak toprakların üzerine, yıldızlara baktım. Dalgaların seslerini duydum ve yakınına gittim. Serinliğin tadını çıkardım. Her su damlası okşasın ve sevsin diye beni, başka şeylerin yerine koydum onları. Onlara neler hissettiğimi tarif etmek istedim. Dinleyeceklerinden emin değildim. Bu çekiniklik uzak tuttu beni. Keşke onlar konuşsaydı, ben dinleseydim. Yalınayak gezdim kumlarda, yıldızların arkadaşlığını gördüm. Suyun aksindeki dostlukları büyüledi beni, ne kadar uzaktan gelmişlerdi. Ben de aralarına katılmak istedim. Gördüklerini ve geldikleri uzaklara ben de gitmek istedim. Bana hediyeler getirmelerini istedim. Daha çok yakın olmalarını. Ne güzel bir pırıltı idi. Bu serinlikte bir kıyıda uyuya kaldım rüyamda. Rüyamda rüyama daldım ve gerçeğe uyandım. Sonra gözlerim koltuğumda aralandı. Kulaklarıma gelen hızlı konuşmalar ile sokağa baktım. Yaşlı kadının evinde yabancı adamlar gördüm. Onun cansız bedenini sevgi ile üzerinde pijama olan divana yerleştirmeye çalışıyorlardı. Sevdiğine kavuşabilmenin aşkı ile penceresinin önünde öylece kalakalmıştı. Benim gibi çayı soğumuştu ama onu ısıtacak aşkına, biricik sevgisine ulaştığını ben biliyordum. Dünyanın en güzel diyarlarından birine gitmişti. Yeni bir evi, biricik sevgisi ve kentlerini gezen rüyacıları olacaktı. Şimdi sana söz ettiğim kentteyim. Senin kentinden uzakta…. Bu kente bir gün geleceksin. Belki bu rüyaları görmeyeceksin. Çöpçülerin, eskicilerin ve otobüs şoförlerinin arasından geçip gideceğin yollarda belki fincanlarını camın önünde bırakmış pek çok kadın geçecek yanından. Pek çoğunu tanımayacaksın, benim tanımadığım gibi. Aralarından bazıları canını yakacak. Yaşadıklarına adalet dileyeceksin. Onların söylemeye cesaret edemediklerini sen onlara söyleyeceksin. Arkalarından sessizlik sana bir şeyler fısıldayacak. Gerçekleri duymak isteyeceksin ve o sesin daha çok fısıldamasını. Hayatlarına girmek isteyecek ve sihirli bir el gibi dokunmak isteyeceksin. Aştıkça ve bildikçe kendi doğanı, o ses yükselecek ve içinden taşacak. Söz yolunu bulacak. Tutamayacaksın o zaman kendini. Yolun yeni başlıyor. Ben dediğin değeri henüz gören değilsin. Ve sen de “Ben”’ in ( ‘im ) ne olduğumu bilmiyorsun. Henüz olması gerekeni ve olacakları fısıldayan sesi duymadın. Yolu gösteren silik bir ışığın altında yoksunlukla kalmadan bir gün tüm dünyayı aydınlatacak bir yolun yaratıcısı olacaksın. Tüm kentler ve tüm kenttekiler seninmiş gibi gelecek günlerin olacak. Yaratıcıya, yaratılmışlık için şükrettiğinde listende yepyeni şeyler olacak. Büyüleyici olduğunu düşündüğün dünya sınırlarını değiştirecek. İçine yepyeni bağlılıklar girecek. Bazen karşı binadaki yaşlı kadın, bazen onu izleyen olacaksın. Ne olursa olsun, benim ise sana söyleyecek bir şeylerim olacak. Her satırını hatırlıyorum söylediklerinin, bir zamanlar “Sınırlar” demiştim. Sen de hatırla. “Sınırları ne kadar aşabilirsin ?” İnsan sadece düşüncelerinde özgürdür. Bu ise büyük bir hazinedir. Bu hazineyi terk etme hiçbir zaman. Sınırlara gelince, onlar insana haddini bildirir her zaman. Uzanıp da tutulamayacak şeylere el uzatmanı, neden olduğunu bile bilmediğin bir uyanışın sebeplerinin ve hesabını vermek zorunda kalmamak için durdurur insanı. Bunu kendine söyleyemediğin gün, birileri çıkar söyler sana. Dinlemek ve boyun eğmek zorunda kalırsın. Fakat en önemlisi, sınırların sakladıklarıdır. O ne büyük bir sınırsızlıktır. O zaman arkadaşım, sana kentleri anlatmaya devam edeceğim. Sınırları olan kentlerin insana neler sunduğunu. Vaktiyle surlarından şehri seyretmiş insanların hayaletleri arasında gezdireceğim seni. Sana bu kenti göstereceğim. İçinde benim olduğum bir kent göreceksin. Bu yüzden kentlere ve insanlara bakışın değişecek. İçinde misin bu kentin ? Kalacak ve benimle gezecek misin ? Sadece Funda ….
Geridönüş(0)
 |